Şehirleşmenin Huzursuzluğu: Ekolojik Yas ve Anksiyete

Ekolojik yas ve eko anksiyete temalı görsel”

İstanbul’da işe gidiş dönüş saatlerinde metro ve metrobüse binen insanlara dikkat etmişsinizdir. Rezidans manzaralı bir donukluk ve soğukluk… Mekanik bir kalabalıkta yok olmuş hisseden; aynı ortamda bu kadar iç içe olup bu kadar uzak olan insanlar… Fiziksel temas had safhada ama duygusal temas, tanımak, merak etmek, paylaşmak yok. Betonların arasında bir yerlere yetişmeye çalışan, makinelerin insanlardan daha fazla yer kapladığı bir düzende, artık birbirimizin gözünün içine bakmak yerine asansörleri, araçları, otoparkları takip ediyoruz. Peki bu donukluğun altında ne var? 

Ekolojik Yas ve Anksiyete

Son yıllarda psikoloji literatüründe ekolojik yas diye bir kavram öne çıkıyor. Doğada yitirdiğimiz ve geri dönüşü olmayan kayıplara verdiğimiz bir yas tepkisi bu. Ülkemizde orman yangınlarında hissettiğimiz acı tekil değil; türlerin yok oluşu, iklim krizinin yarattığı düzensizlik, buzulların erimesi, toprağın, suyun, havanın kirlenmesi gibi yıllardır süregelen daha geniş bir yasın parçası. 

Ekolojik anksiyete ise bu kayıplara ve yaklaşan felaketlere dair bilinçli ya da bilinçdışı düzeyde hissedilen kronik kaygı. Doğa ve tarımdaki bozulmalarla sağlığımızı kaybetmek, kuraklık, afetler, şehirlerin sular altında kalma endişesi ve daha fazlası gibi küresel kaygılara ek Marmara denizindeki müsilaj ile denizin canlılığını kaybetme endişemiz çok yakın zaman örneği.

Bu durumlarda hissedilen kaygı ve yas anormal değil; aksine, kaybın ve tehlikenin farkında olan ruhun acı çekmesi ve dahası “yanlış şeyler oluyor” uyarısıdır.   

Winnicott’un kucaklayıcı çevre kavramını simgeleyen doğa ve anne bebek görseli

Kucaklayıcı Çevre: Winnicott

Çevre ile insan arasındaki bağ, çocuk psikanalisti D. W. Winnicott’un kucaklayıcı çevre (holding environment) kavramını düşündürüyor. İnsan yavrusu, diğer canlılara kıyasla oldukça çaresiz doğar; ancak bakım verenin hem fiziksel hem duygusal kapsamasıyla duygularını keşfedebilir ve kendini düzenleyebilir. 

İhtiyaç duyduğu ise güvenli, tutarlı ve besleyici bir çevredir. Anne karnı gibi, doğum sonrası annenin kucaklaması, dokunuşu ve sesi bebeği sarıp yatıştırır. Bu ilişki karşılıklıdır; anne ve bebek arasında birbirini hissetmek ve birbirine benzemek üzerinden bir uyum vardır. Sürekli ve öngörülebilirdir. Eksikliğinde ise yüksek kaygı ve güvensizlik ortaya çıkar; duygular tehlikeli ve dayanılmaz hale geldiğinde kendine yabancılaşma ve donukluk baş gösterir. 

Bu tutulma deneyimini sadece annemizle değil Doğa Ana ile de yaşarız. Gece-gündüz döngüsü, mevsimlerin ritmi, doğanın sürekliliği tıpkı bakımına güvendiğimiz anne gibi bize bir güven duygusu verir. Dahası doğayla temas etmek; annenin varlığı ve dokunuşları gibi bedenimizi yatıştırır, içsel ritmimizi düzenler ve bizi kendimize bağlar. 

Denize girmek, anne karnındaki su gibi bizi sarıp sarmalamaz mı? Yemyeşil ağaç dalları annenin saran kolları gibi hem güven verir hem de kendi kucaklayıcılığımızı anımsatır. Kökleriyle gücümüzü, bağlarımızı anımsarız; koca çınar denen dedeler, nineler gibi. Biz de onlardan geldiğimizi hisseder, hayata bir çapa atar, kendimizi konumlandırırız. 

Baharın gelişiyle doğanın canlanması ergenlikte uyanan değişimler gibi içimizdeki canlılığı ve üretkenliği uyandırır. Doğadaki tüm döngüler bitişleri, yeniden başlangıçları, umudu ve dönüşümleri anlatır. Dahası hepimizin içinde olan rekabeti, savaşmayı gerekirse kaçmayı, kendini kollamayı ve yaşama tutunma hırslarını doğadaki canlılarda görürüz. Bir yavru kuşun annesinin gözetiminde uçmayı öğrenip zamanla bağımsızlaşmasına tanık olmak, insan yavrusunun aşama aşama ayrışmasını hatırlatır. 

Kopuş: Şehirleşme ve İklim Krizi

Ancak şehirleşme ve iklim krizi sadece doğayı değil, kendi doğamızla kurduğumuz ilişkiyi de tahrip ediyor. Anne ile bebek arasındaki o hissedilen uyum gibi, doğayla kurduğumuz özdeşlik ve harmoni de bozuluyor. Bu temas, ritim ve sürekliliği yitirmek insanda kendine yabancı bir donukluk, sürekli bir kaygı, hüzün ve sıkışmışlık barındırıyor. 

İşte bu nedenle hissettiğimiz yas yalnızca doğanın kaybına değil; bizi taşıyan, saran, anlamlandıran o güvenli alanın yitirilişine dair… Ve belki de metro ve metrobüste gördüğümüz o donuk yüzler, işte bu tutulamayan yasın sessiz, adsız bir yansımasıdır. 

Kaynakça:
Winnicott, D. W. (1965). Olgunlaşma Süreçleri ve Kolaylaştırıcı Çevre

Scroll to Top